... İçeri girip bir masaya çöktük.Önemli bir iş görüşmesi yapacaktık hatta ve biliyordum ki şehrin en güzel meyhanesinde değildim. Şu an hatta hiç hatırlamıyorum . Beyaz görünümlü masaların üstü gecenin karanlığına naz edercesine siyah bir kir tortusu ile örtülmüştü, o bilenlerin çok iyi duyumsayacağı kesif meyhane kokusu her yeri ve tüm benliğimizi kaplıyordu ... Bir süre sonra çalan müziğe ister istemez odaklanmak zorunda kalmıştım .Hiç işim olmasa da geçmişten aşina olduğum bir Zeki Müren şarkısıydı bu . Hatta bir an ispirtolu rakının - garson gelip şişenin içine peçete sokup yakıp ispirtoyu uçurmuştu - etkisiyle belki O bile sandım . Başımı kaldırdım ve onu gördüm , neyse ki Zeki Müren değildi ... Sonra öğrendim ki Ankara'nın bu salaş sokak arası meyhanesinde çalan bir piyanist şantörmüş. Onbiryıl polislik yaptıktan sonra teşkilatın büyük uğraşlarıyla (!) meslekten atılmış eşcinsel bir şarkıcıymış ...
İKİ
Birkaç tane sinemamız vardı , ama babam diğerlerini es geçer ayın ilk günü bunun kapısının önünde hiç ihtiyacı olmadığı halde sandalyesini çeker otururdu. Çünkü o gün memurların baş şehrinde maaşlarını alıp en önemli sosyal aktiviteleri olan sinemaya geldikleri en yoğun gündü . Baktığı kaç bilet satıldığı ya da kaç kişi girdiği değildi filme , hatta ne kadar ilgi çektiği değildi , sizin bildiğiniz anlamda derdi ne bilet, ne para, ne de seyirci sayısıydı . Tek derdi vardı , o gün, o sinemanın önündeki otobüs durağı ve sinema kalabalığının keşmekeşinden faydalanma peşinde olan yankesicilerin eylemlerine engel olmak . Ne mi yapardı ? Hiç birşey . Sadece ora da sandalyesinde oturur, öylece insanlara bakardı ...
Belki çok kimse onun orada niçin oturduğunu bilmezdi , birileri hariç ; yankesiciler ... Çünkü o şehrin nesli tükenmekte olan mahalle kabadayılarının en sonuncusuydu ..
Belki çok kimse onun orada niçin oturduğunu bilmezdi , birileri hariç ; yankesiciler ... Çünkü o şehrin nesli tükenmekte olan mahalle kabadayılarının en sonuncusuydu ..
ÜÇ
Her çocuk gibi biz de sokakta oynardık boş kaldıkça . En mutlu anların çoşkusu ve mutluluğu ile ... Kimse rahatsız olmaz dı , babam hariç . Bir gün şöyle demişti : " Ulan ben sokağa çıkacağım saatlerde yok olun bu sokaktan ki hasımlarım benimle hesaplaşma şansı bulabilsin " !
DÖRT
... O Anadolu kasabasında gördüğüm ve asla unutamadığım şey cuma namazından çıkan insanların giyim kuşamlarıydı . O dönemde çalıştığım firma , yaptğım işe ve büyük şehir yetişkini olan benim için anlaşılmaz bir şaşkınlıktı bu Anadolunun ücra ve unutulmuş kasabasında ki manzara . Kravatlı, ceketli , en yeni ve özenli kıyafetlerini giymiş , çağdaş modern ve tertemiz pırıl pırıl giysileri içinde ki bu adamlar. Gören bu adamlar nereden geliyor ya da nereye gidiyor diyebilir, kasabanın ve ülkenin belkide en önemli etkinliğine gidiyor olabileceklerini düşünürdü . Oysa ki onlar sadece cuma namazındandan çıkıyorlardı . Oturup uzun uzun onları izledim meydandan ve sokaklardan tek tek dağılıp kayboluncaya kadar her birini ... Şimdi bu yaşlı gözlerimle geriye dönüp baktığımda ne o kasabanın adını ne de tarihi hatırlamıyorum , ama her birini tek tek anımsıyorum şu an tesadüfen karşıma çıkan cami kapısından çıkanlara bakarken !
BEŞ
" Kaçkarların ve Karadenizin ruhu için tüm ömrünce savaştı , sonunda vazgeçilmez son olarak bedeni ona dur dedi . Ama bir anıt dikti dostları onun için dağın en derinliklerinde Kaçkarın taşlarından kimsenin bilmediği bu yere . Ve her yıl o günü toplaşıp gittiler o anıt mezarın başına ve suladılar o taşları yetmişlik rakıyla, anısına ...
ALTI
Sinemamız var ya , eh hem de baş şehrinde ülkenin . Sahibi baba da türünün son örneği şehir kabadayılarından. Tabii ki dönemin önemli simaları ile de ahbaplık ettiğini biliyoruz, yedikleri içtikleri ayrı gitmezcesine . Yılmaz Güney'de bunlardan biri . Bir akşam çok kızgın , gergin ve sinirli geliyor eve , hepimiz çil yavrusu gibi dağılıyoruz kapalı kaplılar ardına , merak içinde kulağımız kirişte . Anam soruyor çekine çekine " Ne bu halinin " diye ? Durup derin bir nefes çekiyor cigarasından şehrin tüm karanlığını yutmak istercesine içine ve "Yılmaz la barbut attık ve ben kazandım" diyor . Anam şaşkın , "İyi de kazandıysa ne bul hal ? " diye . " Ulan adam millet derdinde , ülke derdinde , bense lümpen bir adam, yalnızca kendi derdim de , nasıl olurda ben kazanırım böyle bir adama karşı ! " ...
Rakı masası kardeşliği notları ...
Belki devam eder kimbilir ...
(Mesela : Yedi : Kar Küreme Makineli Adam , Sekiz : Önce sebepsiz para dağıtıp sonra geri isteyen acemi mafya babası .. vb.)
Aylak Adam
Ekim Başları 2015

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder